Yaşamak...

  •  

İlkselleşmek

Yazar M.Gökay Borulday | Kategori için,dışa vurumu | Tarih 05-07-2009

0

İlkselHadzabeler; Tanzanya’da yaşayan ve bana göre gerçekten “yaşayan” eşsiz topluluklardan biri. Bu kanıya ise, Atlas dergisinde okuduğum bir yazıdan vardım. İlksel (ilkel değil) bir topluluk olduğu hakkında bilgi verilmişti bu yazıda. Yani ilk insanlar gibi yaşayan… Göçebe; avlanan; paylaşımcı; adil; etrafındaki her şeyi bilen, dolayısıyla az soru soran; biriktirmeyen, ihtiyacı olduğunda temin eden… vs. Para diye bir şey yok bu insanların hayatlarında. Ellerindekini, demircilikle uğraşan komşu kabilelerle takas edip, avlanırken ihtiyaç duydukları bıçak ya da ok ucu gibi malzemeleri temin ediyorlar. “Ellerindeki ne?” diye sorarsanız, baobap ağaçlarının gövdesinden süzdükleri yabani bal. Benim sahip olduğum materyaller arasından bu derece değerli bir şeyle takas edilecek maddiyatta bir şey yok maalesef. Sizlerde düşünün derim ben…

Her zaman hayalini kurduğum belki saçma denilecek bir şey var zihnimde. Bu insanların yaşamlarını okuyunca, saçmada olsa hayallerimi günü gelince gerçekleştirmek istediğimi fark ettim. Herkesten uzakta, her şeyden bihaber, yemyeşil bir dağ eteğinde kendi hayvanlarımın çobanı olmak. Aslına bakarsanız Heidi’nin dedesinin yaptığı şey tam olarak… Para yok, üretip takas edersin. Çalıştığın ve ürettiğin kadar yersin. “Bu çok kolay görünüyor herhalde sana” dediğinizi duyar gibiyim. Hayvan bakmak, onlarla ilgilenmek, özen göstermek, üretmek…vs hepsi dünyadaki tüm saçmalıkları kaldırmak kadar zor ve ben bu zorlukları görmüş biri olarak hepsinin farkındayım. Ama!

En önemli şeyi göz ardı ediyoruz. Bahsettiğim her şey saf, doğal, olması gerektiği gibi, ilahi adalete uygun, kendiliğinden adil, yargı sürekli çalışıyor ve haksızlık yapamayacak şekilde programlanmış…

Hepsi o kadar ömür uzatan uğraşlar ki, o dağın başında kurt yemediği sürece beni, her türlü yaşarım =P

Bu hayalim ve isteğim gerçekleşir mi, o cesareti kendimde bulduğum gün gelir mi bilmiyorum ama Hadzabeler var olduklarından beri ilk insanlar gibi yaşıyorlarmış. Benim hayalimde hayvan bakmak üretmekte vardı fark ettiyseniz. Hadzabeler ise avlanmak, yabani bitkileri toplamak ve yabani bal toplamakla ilgileniyorlar sadece. Yargı sistemleri ise fazlasıyla ilginç; en büyük ceza gerektiren suç: zina. Cezası ise; 40 litre bal getirmek. Ceza gerektiren ilginç bir şey paylaşmak istiyorum bu arada. Beng adını verdikleri ve uyuşturucu etkisi olan bitkiyi pipo içer gibi içiyorlar. Bu ise çok küçük yaşlarda başlıyor(7 – 8 yaşlarında)

Ceza gerektiren durum ise şu; beng istenildiğinde vermemek =) Kimin aklına gelir ki, uyuşturucu komasına giren biri, uyuşturucu istediğinde vermezse hapse gireceği? =) İlginç yaşam, farklı bakış açıları…

Yazıda bahsedilen konulardan biri ise; zaman! Hadzabeler zamanı bizim algıladığımız gibi algılamıyor elbette. En basitinden saatleri yok. Ama güneşleri var hem de bizimkinden daha anlamlı bir Güneş. Ay’ları var, bizim baktığımızdan farklı bakıyorlar ve Ay’ın yokluğunda ibadet denilecek danslarını gerçekleştiriyorlar. Gerçekten farklı…

Daha önce asimile edilmeye çalışanlar olmuş elbette (başta İngiliz’ler olmak üzere) ama yerleşik hayata geçip toprakla uğraşmalarını söyleyen bu seslere aldırmadan yüzyıllardır kendi bildikleri hayatı yaşıyorlar. Bu bildiklerinden vazgeçmeleri için pek çok kez toplu ölümlerle sarsılmaya çalışılmışlar, salgın hastalıklarla boğuşmuşlar; ancak hepsinden sağ çıkıp hayatta kalmışlar. Doğanın sırlarını bilmek farklı bir şey sanırım. İnek besleyerek doğanın sırrını falan öğrenemem bunun farkındayım. 10 yıl üretip para kullanmadan ticaret yaparak da, doğanın sırlarını herhangi bir üretimimle takas edemem. Ama bir nebze olsun kendi sırlarımı öğrenebilirim kendimden. Bedenime ait tek arkadaş yine kendim olunca mecbur kalır bu beden bana anlatmaya. Belki ilk zamanlar yorgunluğu bahane eder ve geçiştirir sorularımı beni yıldırmak adına, şehrin “güzelliğine” dön der gibi, ancak zaman güneşin batıya yaklaşmasıyla birlikte kendim bile vazgeçer belki kendimle inatlaşmaktan.

O gün gelir de ben toz olursam şehrin tozuyla, sizi de beklerim diyemiyorum; çünkü zaten sizden kaçıyorum. Ama olur ya bir şekilde rast gelirsiniz dağımın eteğinde bana, o zaman kendi yaptığım ekmeğin içindeki peynirimi paylaşırım sizinle. Beğenirseniz, bozuk saatinizle takas ederim belki kendi payımı; beğenmezseniz, başka dağların eteklerinde başka deliler bulursunuz peynirini paylaşacak. Belkide gün gelecek deliler bile peynir yapamayacak bir dağın eteğinde; çünkü dağlar eteksiz üryan kalacak…

Yorumunuz