Azrail’le aldatılmak
Yazar M.Gökay Borulday | Kategori hikaye BUnlar | Tarih 06-08-2009
1
“Ateş düştüğü yeri yakar”. Kaç kere duymuşumdur bu sözü de gerçekten anlamam baya zaman almış şimdi bakınca. İnsanlar neden en acı ve en iyi ders aldıkları şeyleri hep gri günlerde yaşarlar. Yine o gri günlerden birindeyim ve en acı şekilde “yalnız” olduğumu anladım. Belki ilk defa, beklide ilk defa bu kadar acı şekilde. Elimdeki; cebimde, yağan yağmurdan ıslanmış kibritlerime bakıyorum şimdi. Gerçektende birileri benim bu gün mutsuz olmamı istiyor. Kim bilmiyorum. Ama en azından birisinin adını çok iyi biliyorum…
Belki de ateş düşmese de o yer yanar. Sırf yanmaya niyeti vardır diye küllere karışır ve rüzgârda uçuşur. Gözlerini kapatırsın ve acı çekmeye başlarsın. Hak etmediğin halde kül olursun, ateş düşmediği halde… Buz gibisindir, ölüm kadar soğuk; yalnızsındır, bir mezar taşı kadar; üşüyorsundur ateşin düştüğünü sanırken, hem de bir sokak köpeği kadar; ama hala “ateşin düştüğünü sanarak” kül olmaya razı bedenini bir ayine sunar gibi hazırlıyorsundur, düşen ateşi karşılamak üzere. Sevmediklerine bayram yaşatmak adına olmayan ateşleri kucaklamak; gözlerin dolmadığı halde ağlamak kadar sahte, kısık sesle çığlık atmak kadar zor, ölüme yürümek kadar aptalca ve âşık olduğunu sanmak kadar adice. Bildiğim isimler, tahtakuruları gibi kafatasımı kemiriyor. Midemde her ismi temsilen bir taş oturuyor sanki; ama biri var ki hepsinden ağır, taşıması ve katlanması fazlasıyla zor.
Oysa ilk duyduğunda ne tatlı gelmişti kulaklarına onun ismi. İlk söylediğinde dudaklarını yalamamış mıydın şeker sürmüşler gibi. Şimdi buz kesmiş kalbine zulüm gelse de o güzel günlerin son hatıraları, o gün ne kadar değerli gelmişti sana o yaşadıkların. İsmini aldığı nehri bile sevmemiş miydin sanki? O seninkinin anlamını bilmiyordu Allah bilir. Şimdi kendini gördüğün yerdeki su birikintisinde ne kadar yorgun, ne kadar üzgün bir sen var görüyorsun değil mi? “Değer miydi” sorusu yankılanıyor aklında. Teker teker gözden geçiriyorsun aklından beraber geçirdiğiniz her saniyeyi. Tartmaya çalışıyorsun da vazgeçiyorsun sonunda. Çünkü hatırlamak acı, hatırlamak kan kusturuyor sana. “Aşkım” dediğin birisi, ki “düşmanın” yapmaz bunu sana, nasıl olurda… İçine işleyen yağmur, seni titreten soğuk. Bu kadar mı kaldırılmaz olur bir ihanet. Bu kadar mı zor olur bir ismi silmek?
“Aşkım” demek miydi en büyük hatan acaba? Aşkın ne olduğunu bilmeden… Bilmeseydin uğrar mıydın bu suyun kenarına, kendini onda görmek ve ona karışmak için? Günlerini harcamıştın sırf mutlu olsun diye, saatlerini harcamıştın rahatlığı için, tek sebebi terk edilirken acı çekmekmiş şuan anladın bence. Gözlerinin içinde huzuru görmeyi istemek uyuyabilmek için. Acını dindirecek birkaç kelime işitmek, kâbuslardan bir nebze olsun kurtulmak için. Ateş düşmüş gibi yakan tenini hissetmek, tüm kötülüklerden arınmak için. Başkası ağzına aldığında ismini, kıskandığın nehir; seni çağırıyor en derinine. Seni Azrail’le aldatan ve bu aptal “aşığı” bırakarak Azrail’le kaçan, nehir kadar duru ama bir o kadar da zalim bir varlık, seni bekliyor en derinlerde. Gözleri tuzdan yanmaya başlıyor ve sonsuz denizlere karışmaya yakın bir yerlerde tüm sahlığıyla seni bekliyor. Bu yalana inanmaya çalış ve sarıl önünden akan ateşli sulara. Düştüğünü sandığın ateşin yakmasını bekleme bence; çünkü kül kadar değersizsin evrenin gözünde. Küllerini savuracaklarına, bedenin savrulsun kararlı sularda, amaçsız kayalıklara çarparak. Bu kadar zor mu bir ismi silmek? Bu kadar mı zor bir bedeni terk etmek?
Ayağın ilk değdiğinde için titriyor, bir acı saplanıyor beynine. Bu senin gecelerce çektiğin o yalnızlık acısı gibi değil, daha gerçek. Beline kadar girerken suya titreme ile birlikte korku sarıyor bedenini. Hani karar vermiştin buna? Hani sabah kalktığında kesin emindin kendinden. Daha boğazına varmadan soğuk sular, aklından tüm vücuduna yayılıyor korku. Bu kadar mı zayıftı hani sonsuz dediğin sevgin. Yoksa onunla beraber ölmüşler miydi verdiğin yeminlerin. Tamamen sular altındasın artık. Gözlerini sıkıca yummuşsun. Titriyor bedenin, kalbin, benliğin. Ama acıdan değil korkudan titriyorlar. Neden başlıyorsun ki çırpınmaya? Hani onun yanına gidecektin biraz sonra. Sevgi zahiri, acı gerçek oysa. Tükürdüğünü yalayan bir deli gibi çırpınıyorsun yeniden karaya ulaşmaya. Su soğuk ama yakıyor bedenini, sevgin büyük ama yetmiyor ölmeye. Kendini karada bulduğunda başlıyorsun ağlamaya, çığlık atmaya. Kimseler duymuyor seni bu topraklarda. Kimseler paylaşmıyor acını, korkunu. Sen yalnızlığına korkaklığını eklediğin anda çok önemli bir şeyi yeniden kazanıyorsun aslında. Yaşamak acı, yaşamak korkunç ama canda bir o kadar tatlı sonuçta. Kim bilir yarın kendini avutacaksın yaşamak daha fazla cesaret ister diye belki de; ama aşkın yetmeyecek bir ilah olmaya. Çünkü sanki de tüm gerçek aşklar gibi bir yerde senden daha değersiz aslında…
Kurut ıslak bedenini ve kaybol bu saf suyun yanından. Kirletilmiş hayatına, temizlenememiş biri olarak devam et ve düşünme ‘değerli’ sevgini, sevgilini. Sonuçta, avut kendini, yaşamaya bir şekilde mecburum diye. Yalan acılarla kavur bedenini, anılarla dolsun gözlerin ve sahte gözyaşları dök geceler boyu yastığına… Gördüğünü sanan gözlerle bak dünyaya. Tuğlalar arasında mermer olacakken, kocaman bir gedik ol ve hava akımına esirlik yap sonsuza kadar. Şimdi ayağa kalk ve “aşkına” son kez bak; çünkü bir daha göremeyeceğin kadar uzaklara akıyor, koruyamayacağın kadar tehlikeli ve uçsuzluklara gidiyor. Gülüşüne hayran olduğuna son kez bak ve gözlerini doldurmadan çek git.
Tonluk kayalara eşdeğer korkaklığını ceplerine doldur, cüzdanındaki saçları ardında bırak ve yaşamak için tüm cesaretinle, ruhsuz cesedine sarıl. Çek git!


yalnız değilsinn….